2005 AVUKATIN STAJ GÜNLÜĞÜ 1-10

Hayatın ortasından bir yerinden girdiğiniz bir alem bu adliye dünyası.

Adalet mi mülkün, mülk mu adaletin temeli bir yanda dursun da.., bu avukatlık mesleğinin temeli olan staj nasıl bir iştir nasıl bir uğraştır ona bakalım.

Biraz geç te olsa başladım staja. Bir kaç kilometre git-gel, bi dünya evrak hazırlığı, tasdiki, noteri, muhtarı; fotoğrafçıya yandan yandan pozlar ver, kes-yapıştır, getir eksik, götür tamamla derken oraya git buraya gel, askıya çık ve on beş gün yan gel yat.

Araştırmacı avukatıma elden götürdüğüm baro başkanının talebine cevabı aynı gün elden geri getirdim baroya. Sıradan ama çok enteresan..

On beş günün üzerinden beş gün geçti. Barodan aldığım dosyayı sırasıyla savcıya, komisyona, sem’e, baroya, savcıya, komisyona götürdüm.

Ertesi gün başladım staja bir yıl sonrasına gün atarak hayatımdan.

Stajdayım. Savcılıktayım. Allah düşürmesin yerindeyim, mutfaktayım. Heyecan mı, tutukluk mu nedir? Onlar beni bilmiyorlar ben de onları. Sıcak yüzler, tebessümler. Tanıdık yabancılar.

İmza föyüm dosyaya yerleşti ilk gün giriş-çıkış imzamı attım, çıktım.

Ertesi gün sabah saatlerinde iş başındayım. Ne oluyor burada, ne bitiyor. Kaç hayat batıyor, kaçı bitiyor derken bir çuval (Yargıtay dan dönen) dosyanın içinde buldum kendimi.

Acaba diyorum sadece karton yüzüne dokunmakla manevi de olsa bir faydam olmuş mudur bu işten? Acaba?

Bir kaç yüz tanesi elimden geçti Bakırköy ve Sultan Ahmet’in yetkisizlik uyuşmazlığının çözümünün Türk Milleti adına Yargıtay dan döneni.

Ne olduysa sustum hep bir kenarda.

Sonraki gün iddianameler tasnif ettim. Dosya numarası ve mahkemesine göre sıralamaya koydum. 1000 iddianame tasnif ettiysem bunların sekiz yüzü asliye ceza dosyasına gidiyordu ve bunların da en az yarısı karşılıksız çek keşide etmekten dolayı hazırlanmıştı.. Bu su demek oluyordu ki ticaret hayatı karanlığın dibine gidiyordu. Yardım ettiğim memura bunun ne anlama geldiğini sordum da hiç bilmiyorum dedi, ben pek bakmam suç konusuna dedi. İstatistik çıkarma umudu ve beraberinde, bu işten yırtsam ticaret yaparım umudum da karanlığa gidiyordu.

Yarın ve ertesi gün tatil. …

 

05.09.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 2

Bizim forum bir haftadan sonra tekrar yayında. Sağ olsun arkadaşlar nezaket gösterip bir de mail atmışlar. Üç günlük akşama için özür beyanları var. Yeni eklemeler yapılmış, çok güzel. Aksamalar olsa da düzeltilebiliyor işte.

Ama şu aklımıza ya da bilinçaltımıza artık kazınmış olan adliye sistemindeki aksaklıklar, hiç bir hal ve şartta telafi edilemiyor yahut düzeltilemiyor. (mü?)

Ne olacak bu memleketin hali der durur birileri. Çok kaygılılar, dertliler. Taşa salıp duruyorlar içimize, ne hakları varsa..

Memleketin hali bu! yok başka bir şey!

Stajın bir haftasını nasıl yuvarlayacağım derken bir sürü yazmış bulunduk. Savcılık hazırlıkta herkes yazıyor, çiziyor. Küçük bir pencereden savcının havalesi ile gelen evrak, deftere işleniyor, oraya gidiyor, buraya geliyor, geri gidiyor, geliyor.., bilgisayara kaydediliyor. Küçük pencerenin iki tarafı var. Talepte bulunanlar, evrak getirenler, polis v.s öbür tarafta; memurlar ve biz bu taraftayız.

Bugün o küçük pencerenin bu tarafındaydık. Yarın nerede olacağız?

Adamın yüzünü uzun süre unutmayacağım. Bana öyle hürmetkar ve öyle ezik yaklaştı ki.. Şey dedim, garip adam.., kim bilir ne derde duçar olmuş? Elinde bir dosya numarası ile evrakının safahatını soruyor. Bilgisayara girip ekranda konu ile ilgili detayı görüyorsunuz. Numarayı girdim ve ağır cezaya sevk edilmiş olduğunu, esas numarasını falan yazıp verdim. Hani etraf boştu da sorabilme imkanı vardı ve sordum ki, gasp suçuna bulaşmış olan oğlu, tek oğlunun dosyasıymış. Adamın yumruk saplanmış boğazını nerden bilecektim ki.. Dağ gibi adamın bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlayacağını.. Soranlara ne diyeceğimi bilemedim.

 

Forum çalışmıyorken, geçen hafta kaytarma dolu geçti. Birinde masaların üzerine çıkarak üst raftaki defterleri aşağı indirdim(!) Diğerinde stajyer arkadaşlarla tanıştım. Çay içtim, sustum-dinledim.

Savcılık hazırlıkta ne oluyor, ne bitiyor diye konuştuk?

Memur: şu pencereden evrak geliyor, oraya gidiyor, buraya geliyor, Tıraş!! dedi. …

07.09.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 3

Dün ve bugün İstanbul’un açmazlara gömüldüğü, bomba ihbarlarıyla kilitlendiği, ruhumuzun karardığı iki gün oldu.. Telefonuma AA’dan gelen mesajlardan bunaldım. ÖSS sınavı sonrası yaptığım tercihlerde Hukuk’tan sonra Gazetecilik yazmıştım da, dün resmen şükrettim oraya düşmediğime.

Şimdi hukukçuyum değil mi? Ya da adayım. Jurnalist olmadığım için muhatap olmadığım bu konularla bu kez hukukçu olarak ilgiliyim. Hayat nasıl bir şey? Kader nasıl bir ağ örüyor?

Geniş defterleri, Yargıtaydan bozulup gelen dava dosyalarını mahkeme kalemlerine götürüp getirirken bunları düşündüm durdum. Hazırlık esasa gelen dosyalar buraya gidiyor, teslim ediliyor, imza alınıyor.. Herhalde mahkeme kararı yine bu daireden gitmiş olmalı. Bu kadar öğrendim iki gün boyu. Ne öğrendiğimi inanın ben de bilmiyorum ama öğrenmişimdir diye avutuyorum kendimi.

Merdivenlerden iner çıkarken bayan bir avukatla geçiş hakkı sorunu yaşadık. Mütebessim bir tavırla yaklaştığı için müteşekkirim. Önünüze duruşumun sebebi stajyerlerin halini görün diye laf ettim.

 

Lafımın üstünden çok geçmediki aynı avukat hanımın savcılık hazırlıkta masadan masaya gittiğini, bir sürü evrakla uğraştığını, aradığını bir türlü bulamadığını ve bir sürü sıkıntı yaşadığını üzüntüyle gördüm.

 

15.09.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 4

Bir sürü savcı…

Sınıf sınıf ayrılmış, her biri bir alana sıkıştırılmış, iş yükü altında ezilmiş, gecesi gündüzü bir edilmiş; hali pür melal, duman edilmiş..

İstanbul da savcı…

Mesleğin zirvesinde birinci sınıfa ayrılır savcılar.. İstanbul bu birinci sınıf savcıların yoğunlaştığı yer. Geçim v.s özele ilişkin İstanbul’u keşmekeş bir yana bu ezilmiş sınıfın sırtındaki iş yükü de İstanbul’a has ağırlıkta..

İstanbul kadar ağır suçlar.. Suçlar, İstanbul kadar hoyrat, yoğun; onun kadar çetrefil, karmaşık. Suçlar İstanbul da birinci sınıf..

Anneler sevinir evladının savcı olduğuna, gururlanır, övünür. Eşler hakeza. Ama savcılar…

Savcılar ile hakimler, avukatlar.. Hukukçu kimliği.

Bugünlerde herkesin gündeminden koptum ve savcılık esastaki masadan memurların arasında giden, gelen savcıları izliyorum. Koridorlardan geçerken küçücük odalarda dosya katmanları arasında var mı yok mu, belirsiz savcıları arıyorum.

Savcı.. Müdde-i Umum.

Hep ceza isteyen, hiç acımayan, öylece bilincimize kazınan savcı.. Ondandır belki, sevememişiz. Korku kaynaklı, antipatik, yalan bir saygı yapmışız.. Savcıdan nefret etmişiz.

Oysa savcı benim, sensin, odur.

Sayın savcım, sayın savcım … (ne halin varsa, gör!) Sayın savcım…

27.09.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 5

Aslında her gün bir kaç satır yazmaya vakit var, yok değil. Hem okuyan falan olursa sıkmamak hem de öyle her bi şeyi yazmamak adına kısa ve öz tutmaya çalışıyorum günlüğü..

İyi bir şeyler yazmış olmak istiyorum. Yazdıklarımın çarpıcı olmasını istiyorum. Herkes beğensin istiyorum… İnsanı bir durum bu herhalde.. Ya da nefsani bir durum; her neyse…

Staj olayının genel mantığını ve dolayısıyla adliye tedrisi mantığını kavrama hevesimi en sona, stajın sonuna bıraktım. İyi ettim.

 

Şimdilik hoşuma giden ufak tefek enstantanelerle geçiştiriyorum. Adliye kapısından girerken diit diye öten kapıyı umursamamak gibi v.s..

Savcılıktaki stajı bitirdim bu arada. Ne oldu ne bittiyi bir dahaki yazıda yazmayı planlıyorum. Bir ay boyu gel-git yapmışız özetle. Stajın son günü anlaşılacak ne aldığımız, ne verdiğimiz. Hani babam hep “oğlum ben neticeye bakarım” derdi ya işte neticede malum olacak her şey.

Her işin bir özü, bir sırrı vardır. İşin sırrına ermeye, padişahın kızını almaya geldim.

 

28.09.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 6

Savcılık stajı boyunca kalabalık bir kitlenin ortasında başıboş bir divane olmaktan öteye geçemedim. Bu yalan değil, abartma değil. Stajın başlangıcı adlı tatilin sonlarına doğruydu ve dairede çalışan memurların yarısı dışarıdaydı, tatildeydi. Ancak Eylülün onu itibariyle herkes döndü ki iş başına, keşmekeş o gün başladı. Ortalık sakınken yanına sokulacağımız bir memur bulunuyordu. Ama sonraları bu pek mümkün olmadı.

Aynı yerde staj yapan üç-dört bayan arkadaş tebligat yazma, tasnif etme işine baştan beri kaptırmış ve stajın sonuna değin de aynı işi yapmakta direttiler. Savcılık denince onlar için sadece tebligat frekansı olacaktır. Bu bu kadar net emin olduğum bir şey. Doğrusu bu arkadaşlar, bizim işlemlerimizi takip eden memurun köşeye sıkıştırılmış masasının tam karşısına denk geliyorlardı, daima göz önün delerdi ama bu onlara ne kadar fayda verecekti, bilmiyorum.

 

Tuhaf midir bilmiyorum ama o üç-dört bayan arkadaştan başka diğer biz on kadar erkek stajer istenmiyor gibiydi orada. Hani istenmek çok istenen bir şey de değildi doğrusu.. İstenmek bir yana, oturacak yer yok ki mekanda.. Öyle ortalarda aylak aylak, fazlalıkmış gibi..

 

Hasılı kelam, bir ay öyle ya da böyle geçti. Ağır cezaya sevkim çıktı. Sır o ki saklı kala. O sebeple sırrım içimde saklı. Savcılıktan çok bir şey öğrenmişliğim olsa da sırrım kemale ermiş olsa diyeceğim ama.. Nerde…

 

30.09.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 7

“TUTUKLU VE HÜKÜMLÜLER CEZAEVİ KANTİNİNDEN TATLI V.B ALABİLİR.”

Sabah Gazetesi 30 eylül tarihinde bu haberi yazdı. Adanada tutuklu-hükümlüler kantinden çikolata ve bisküvi alıp bunu yaş pasta yapınca engellenmişler, dövülmüşler v.s

Bunun üzerine Adalet Bakanlığı bir genelge yayınlayarak tepkileri dindirmek adına başlıkta yazılan kararı veriyor.

 

Tutuklular…

İşte, Ağır Ceza stajının başladığı günden bu yana her gün on tanesinin duruşmasını izlediğim, savcının ezberlediği paragrafta geçen “…..tutuk halinin devamına…” talebi üzerine on-onbeş dakikalık bir işlemden sonra zincirlenerek tekrar dört duvara gömülen tutuklular.., insanlar!

 

İnsanlar…

Her yaştan, her cinsten, ırktan, renkten insanlar.. Hayatın bir anında öyle ya da böyle dert salan, derde duçar kalan insanlar… Benim gibi, senin gibi insanlar… Canları tatlı yemek isteyen insanlar…

 

Staj boyunca bir sürü oldum olmaz, uydum uymaz işlerle karşılaşıyoruz. Tutukluyu orda görüyoruz, yargılıyoruz, gerisin geri hücresine yolluyoruz. Hemen o anda ve sonrasında hayatımıza devam ediyoruz.

Nereye gidiyor onlar?

Biz nereye gidiyoruz?

 

Tutuklular, hükümlüler…

Cezaevlerinde, dört duvar arasında, haklı ya da haksız, işlediği cürüm sebebiyle hayattan ayrılan, özgürlüğünden koparılanlar… Ama asla insan vasfından soyutlanamayanlar… Yine ben gibi, sen gibi ihtiyaçları olan, yasama dair az ya da çok umutları olan birer birey onlar; toplumun hala bir parçası, bir nüvesi olan insanlar.

 

Türkiye’nin en hoyrat cezaevi Bayrampaşa cezaevine bir zaman bir savcı atanmıştı. Tempo ya da Aktüel dergisinin “BU ADAMI NE ZAMAN HARCAYACAKSINIZ?” kapağıyla dikkatimi çeken bu adamı gayri ihtiyari izlemeye başlamıştım. Adam hak diyor, hukuk diyordu. Cezaevlerine düşmüş olmanın, insanlıktan düşmüş olma anlamına gelmediğini savunuyordu. Tutuklular ve hükümlülere devletin şefkat yüzünü gösteriyor, merhamet elini uzatıyordu. O gün orada spor salonları açılıyor, turnuvalar düzenleniyor, geceler tertip ediliyor, müzik grupları oluşturuluyor, konserler veriliyor, bir çok eğitici faaliyetler yapılıyor; kısacası cezaevlerinin temel varlık sebebi olan “topluma kazandırma” faktörü uygulanıyordu. Ama ne olduysa ne döndüyse bu adam bir zaman sonra, bir gergef içinde kumpaslara düşürülmeye çalışılıyor, soruşturmalara konu ediliyor, inanılmaz bir baskıya maruz bırakılıyordu. Yaptığı her şey yanlışmış gibi lanse ediliyor ve engelleniyordu. Anlaşılmaz olaylar oluyordu.

 

Ne işe…

O gün yapılanlar belki anlaşılmadı ve ya hor görüldü. Derginin aynen öngördüğü gibi savcı harcandı. Rahmetli Gazeteci, Rahmetli Jandarma Komutanı, Rahmetli Emniyet Müdürü veya Rahmetli Vali gibi yok edilmedi (ya da edilemedi) ama bertaraf edildi (yok edildi) sonuç itibariyle…

 

O gün ortaya koyulan, başarılı sonuçlar veren çalışmalar anlaşılmadıysa da bugün bakanlığın genelgeleri ile tek tek hayata geçiriliyor.

 

AMA!

Yıllar geçti..

Özgür olan mahkum,

mahkum olan özgür oldu.

Savcı ise..

HARCANDI !

 

05.10.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 8

“Doğruyu Söyleyeceğine Namusun Ve Şerefin Üzerine Yemin Ede…” !!…derken başkan da, üyeler de, savcı da, sanık da, herkes de, katip de ve ben de ayaktayız. Humm!! diye bir ses çıkıyor salondan… Tanık ne yapacağını şaşırıyor.

“Ederim”

…de ne ederim.., yemin ederim!

On gündür gördüğüm bütün tanıkların, sırf bu enstantaneden dolayı elleri, ayakları birbirine karıştı.

Şimdi şu köşeye, ağır ceza duruşma salonundaki oturuş düzenini, şeklini, şemasını çizebilsek ve teknik direktörlerin saha aktörlerini tanımlarken yaptığı gibi sağa sola oklar, çizgiler çizerek bu oklarla güç dengelerini, falanı, filanı ortaya çıkarmaya çalışsak, eminim çok enteresan sonuçlara varırız.

Ben umur edinip şöyle bir baktım katibin yanından salona doğru. Konumum salona göre çok iyi. Bulunduğum noktadan yukarda heyet ve savcı var. Hemen arkadalar; salona en hakim noktadalar. En iyi konumda olanlar onlar.

Savcının neden heyetle aynı horizonda olduğunu tartışmayacağım ama özünde karşı çıkmaya devam edeceğim. Konumuz Tanık.

 

Sanığa göre savcı ve müşteki ile onun vekili sol cenahta duruyor; müdafii sağ tarafta duruyor. Reis karşıda..

 

Savcıya göre müşteki ve vekili sağ cenahta duruyor; heyet ve savunan taraf ise sol tarafta duruyor. Sanık karşıda..

 

Her açıdan soldan sağa doğru dönen bir devinim var salonda.. Sağ ya da sol elini kullansın herkes, genellikle gücünü sağdan alır ve yine herkes, sola karşı zayıftır. Heyet ya da reis gerektiğinde savcıdan güç alıyor ve bu güçle karşıya yükleniyor. Savcı, olursa müştekiden alıp alıp sanığa vuruyor. Sanık hep zayıf olduğu taraftan darbe yerken sağ tarafından destek alıyor.

 

Uydurma mı bu oturuş düzeni? Hani ilk öyle oturuldu öyle de kaldı mı? Yoksa başka bir şey mi?

Asıl konu, tanık bu işte neyin neresinde? İşte bunu çözemiyorum. (geri kalanını çözmüş gibi)

 

Bir de enteresandır; mesaisini bu duruşma salonunda geçiren görevliler, heyet v.s kişiler somurtmak suretiyle yüz/surat deformasyonuna uğramış hep aşık bir ifadeyle gezinir olmuşlar. Her ne hal ve şart altında olursalar da sürat yapısı bu ifadeden sıyrılamıyor. Ağız kenarları aşağı inmiş, dudaklar bükülmüş, yüz dökülmüş.. İstisnasız.

 

Ne sağı kalmış ne solu. Yemin seramonisi sarsmış adamı. Tanığın fal taşı gibi açılmış gözleri. Gözleri gözler önünde. İşte gözlerinde yalanlar var kiminin, kiminin hüzün.. Ama bütün bu gözler korkmuş. Kimi yalandan, kimi raikkönen!

 

12.10.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 9

 

Umudumu yitirdim!

Bir çocuk mahkemesi düşünün. Ağır ceza mahkemesinden hiç farkı yok. Hatta asıl ağır ceza’dan daha ağır!

Ama ne gereği var çocuk mahkemesi diye özel bir mahkeme kurmanın. Ya da kurmuş gibi yapmanın..

 

Stajda Çocuk mahkemesi sürecindeyim. Kalemi hiç anlatmayacağım ama öyle bir heyetin post attığı öyle bir duruşma salonu var ki, akla zarar!

 

Arkadaşlar.. Umudumu yitirdiğim bu yer hakkında aslında yazmayayım da fitneye sebep olmayayım dedim; sonra yazmasam kendime saygım kalmaz dedim.. Şimdi diyorum ki, bırakın bu satırları okumayı da, gelin de görün bu heyeti. Hayretler içinde seyredin..

 

İstanbul un merkezinde bir yerde bir çocuk mahkemesi..

 

Başkan inadına emekli olmuyor. Mübaşir inadına bu işi ben böyle yaparım diyor. Savcı hiç isim olmaz olanla bitenle diyor. Üyelerden savcıya yakın oturanı arada bir konuyla ilgili gibi bir tarzda diğeri, günü veririm talik atarım, bunu bir tek ben yaparım havasında..

 

Görmekle dinlemek bir olmaz dostlar.

 

Çocuk mahkemelerine atanacak hakimlerin çocuklu olması ve hatta heyetin imkanlar elverdiğince ayrı cinsiyette olmaları kanunda benimsenmiş. Ancak bu nitelikler ile aranan şefkat eli/kurumu ne kanunun gerekçesinde ne de özünde ve ne de ruhunda belirlenmemiş.

 

Hal böyle olunca ve dolayısıyla işte bizi sükutu hayale uğratan, ülkede yaşama şevki bırakmayan bu tarz durumlarla karşı karşıya kalırız.

 

Mahkemenin yaşlı başkanı mübaşirle yarışmakta, boğuşmakta, savaşmakta.. Mübaşir ise her nedense bu duruma o kadar alışmış ki, özümsemiş kalmış. Adam ona bağırmasa boşlukta hissediyor yahu. (bunu bana kendi söylüyor) Başkan herkese saldırıyor sadece mübaşire değil. Çocuk olan sanığa saldırıyor. Müdafiine: — otur ya yerine avukat bey, uzatma! diyor. (Avukat da oturuyor!) Üyeye bağırıyor…

Adam durmadan bağırıyor.., dosyalar duruşma anında açılıyor. Bunlar kesinlikle daha önce okunmuş değil. Belgeler hep beraber aranıp bulunuyor bazen. Bazen reis dosyaya gömülmüş halde bir şeyler okur/mırıldanırken savcı ve yanındaki üye sohbeti koyulaştırmış; diğer üye hayal dünyasında voltalar kesmiş oluyor. Katibe uyukluyor. Mübaşir aval aval …

 

Heyet ara verdi. Üyelerden birinin talebi idi bu. Son duruşma yapılırken reis, solundaki üyeye bağırıp çağırıp üstüne bir de dosyayı fırlatınca diğer üyenin canına tak etti. Arayı o istedi. Çıkardılar bizi. Ne oldu ne bitti bilmiyorum ama biz içeri girdikten sonra herkes normaldi. Normal gibiydi.

 

Anlayamadım ben.. Bütün bunlar, bu olanlar normal mi? Ne yani? Alışır mıyım? Bakın beyler bunlar normal olamaz! bak umudumuz tükendi ülkeye dair.. Olmaz böyle şey!

17.10.2005 STAJ GÜNLÜĞÜ 10

Çocuk mahkemesinde devam ediyorum. Psikolojim bozuldu. Heyet başkanının salonda dosyayı üyenin üstüne fırlatması, kıdemli üyenin arada konuya el koyarak işi şikayetle bakanlığa taşıması ve reisin şikayet edilmesi üzerine sonraki duruşma gününde biraz mülayim bir tavır takınması, geçen sakin bir günden sonra bugün de adamın aynı taş aynı hamam olması, böylede olunca cümleye nerden başladığımı hatırlamadığım halde neresine nokta koyup ta sonlandıracağımı takdir edemeyecek hale gelmekle psikolojimin bozulması…

Hukukçuların tarzı bu herhalde.. Necdet Sezer de Ecevit’in suratına anayasa kitapçığını (ki bana göre kutsal olmalı) fırlatmıştı, aynı hal. Ne kendine ne diğerine sevgi, saygı bırakmadı millette..

Bir özel şirket, az-biraz profesyonel çalışmaya heveslenerek, çalışanlarına verdiği az-biraz eğitimle nasıl çağ atlamış modern bir tarz kazanır gözümüzde, hepimiz biliriz. Yaptıkları şey çok basit. İnsan psikolojisi ve sosyoloji eğitimi ile biraz pedagoji ve diğer insanı becerilerin geliştirilmesi sonucu çalışanlarına kazandırdıkları güzel hasletler… Bunu bireysel olarak da yapabiliyorsunuz. Sınırsız tahammül gücü kazanıyorsunuz öncelikle ve ikna kabiliyeti..

Devlet hangi memurunu bu ya da benzeri bir eğitimden geçiriyor? Bu hakimler, savcılar iki yıl boyu stajda ne yapıyorlar? Hakim çocuğa bağıra çağıra ifade verdirtiyor sonra sie lan, geldiğin yerden belli senin ne olduğun diyor, savcının tahliye talebine rağmen yine içeriye tıkıyor.

Ben Adalet Komisyonunda staj evrakımla ilgili yapacağım bir işlemde memurenin tavrına bakıyorum da, babasının mülküne destursuz girmişim gibi bir tavırda, makyajı zedelenmesin diye gösterdiği itinayı ya da kupasına verdiği ihtimamı ben insan oğlu insana vermiyor. Yapması gereken mutad işi yapmamak üzere diretiyor. Beni azarlıyor!

Bu devlet bir karar vermeli.. Ne olacağına bir karar vermeli.. Elemeli bu bozuk kafayı, ayıklamalı; rotayı baştan çizmeli.. Doğru dürüst belirlemeli yönünü.. Çağdışı kafayı modern diye, çağdaş diye tanıtıp kafalara öylece çakma yalanından da vazgeçmeli!

Updated: 26 Kasım 2017 — 17:32

The Author

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Basit Teknik © 2015 Frontier Theme